HAK

Allah ‘ın izniyle Nasreddin,

Kadı, gölge kadısıydı Konya’da.

O gün, bir davacıyı, uzun uzun dinler

Ve sonra:

– Doğru, haklısın, der .

Derken davalı gelir ve o da,

Kendi tarafında çekerek meseleyi, bir şeyler

Anlatınca;

Gölge kadısı Nasreddin, ona da

Aynı şeyi söyler :

– Haklısın!

Bitişik odada Namaz Kılarken onları dinleyen karısı

Artık dayanamaz:

– Yahu! Sen ne biçim kadısın?

Nasıl iki tarafda haklı olur?

Hak, sonra, nasıl yerini bulur?

Kadıysan kadılığını bil ve

Birinden birine

Hak ver!

Gölge kadısı, gayetle rahat, karısına döner:

– Doğru karıcığım, sen de haklısın!

BOZUKLUK BAL ÇÖMLEĞİNDE

Paragöz Kadı, insafsız Kadı, rüşvetçi Kadı;

Diye hırsıza çıkmıştı Konya Kadısı’nın adı.

Bir sabah, minderinde ( örümceksi) uyuklarken,

Kadı ‘nın huzuruna çıkan

Nasreddin, işgilli, çekingen ve korkak,

Getirdiği bal çömleğini

Kadı ‘nın yanı başına bırakarak

Ve de tekleyerek anlatmağa başladı:

Şey, Kadı Hazretleri, kulunuz, yani ben,

Filan gün,falan yerde,falan filan feşmekan..

Ama, aklı bal çömleğindeydi, dinlemiyordu ki

Nasreddin Molla ‘yı Kadı!

Bir ara, çömleğin kapağını şöyle bir araladı:

– Ooo!! Altın gibi bal, oğul balı hem de!

Hemencecik imzalayıp ilamı verdi Nasreddin ‘ e

Çömleği de evine yolladı

Kadı.

Öğleyin, sofraya oturduğu zaman,

Daha fazla dayanamadı ,

Karısına: – Hanım, dedi, nerede sabahki çömlek?

Biraz bal istedi canım!

Ve bal çömleğine kaşığını daldırınca,

Bal çömleğinden kaşığını kaldırınca..

Gördü kapkara balçığı ve oyunu anladı

Kadı:

– Dur , ulan aman!

Ulan, bana bu… Bu bana yapılır mı ulan köpek!

Tez mübaşiri çağırın!

Mübaşir, Nasreddin Molla’yı arayıp bulmuş:

Sabah ki ilamda bir yanlışlık olmuş ,

Kadı Efendi, bir iş-miş çıkarır sonra başına yarın,

Versin de hemen düzelteyim, diyor.

Nasreddin gülmüş: – Ne olmuş! İlamdaki yanlışlık da neymiş?

Bak, dersin ki, Kadı Efendi’ye,

Ellerinden öpüyor Molla ve de selam ediyor diye,

İlamda değilmiş bozukluk, dersin, bal çömleğindeymiş! .,

KASATURA

Selçuklu başkenti Konya’da,

(Geçmiş gün), gece yasağı var.

Dinlemez ama Nasreddin ve arkadaşlarına:

– Ben şöyle bir dolaşacağım, Diyerek dışarı fırlar .

Fırlar ama, Subaşı ‘nın devriyeleri de az sonra

Molla ‘nın yakasına yapışırlar :

– Ne o ulan? Gezinti mi istedi, gece vakti canın?

Yasak olduğunu bilmiyor musun?

Ne desin Molla, ne kulp bulsun!

Saflığa vurmuş , çaresiz:

Bilmez miyim ağalar! Aman tam yatacağım sırada

Uykumu kaçırdım da onu arıyorum.

Gördünüz mü bilmem siz?

Dinlerken, dinlerken

Birden

Kafası atmış Subaşı ‘nın:

– Abuk sabuk konuşuyor , tez üzerini arayın şaşkının!

Ve bulmuşlar, Nasreddin’in ne olur, ne olmaz

Diye beline soktuğu kasaturayı.

Subaşı, gürlemiş:

– Yuh be! Bu ne ulan, ayı!

– Şey ağam! demiş Nasreddin, öğrenciyim ben, bu da,

Babamdan kalan, yanlış kazıma bıçağım.

Yanımda olmalı hep .

– Sebep?

– Kitaplardaki yanlışları kazımak için!

– Çakın yok mu ulan? Bu kazık da ne oluyor?

– Öyle deme ah ağam! Öyle yanlışlar oluyor ki kitaplarda,

Kasaturayla bile kazımak zor!

KÜLAH

– Yorulmuşsundur Mirim! Yat, uyu, dinlen!

Gece yarısına kalmış, bir tanıdığında Hoca.

Bakmış, yatağın ayak ucundaki işlemeli bohçada,

Bir takım, kar gibi patiska gecelikle

Upuzun bir külah, (Arakiye) denilen.

Gecelik, entarisi, tıpatıp tastamam.

Ama külhı giyince boğuluyormuş!

Gece vakti çare , çare!

Boğmuş külahı, Hoca, ortasmdan bir iple ve

-Eh! Şimdi tam başıma göre!

Diyerek uyumuş sabaha dek rahatça.

Sabah, ev sahibi, hayretle sormuş:

– Yahu, isteseydin yedeği vardı.

Niye boğdun ki külahı Hocam!

– Ben, demiş Nasreddin, külahı boğmasaydım eğer ,

Külah beni boğardı!

İmdi diyeceğim şu ki:

– Kimi (yobazlık) der,

Bu külah için, Gericilik, der kimi!

Uzun külahla Hoca Nasreddin,

Birer

Bahane zaten bu hikayede!

Bilmem anlatabildim mi

Ve de

Anladınız mı siz, benim asıl derdimi?

KÜL

– Çocuklar, meşhur kuraldır!

“Ekser için hükm-ü kül vardır!”

(Ekser) çoğunluk, (kül) herkes demek.

Küle eşit oluyor yani bir yerde ekser .

Türkçesi: Çoğunluğun oyudur geçerli olan!

Derste hocanın yaptığı bu açıklamadan,

Yalnız (ekser) ve (kül)dü aklında kalan.

Çiviye denirdi köyde, halbuki ekser diye!

( Ve bugün de ekser , der , Anadolu, çiviye! )

İşte bu, çiviyi (ekser), ekseri (kül) bilen Nasreddin’e

Anası: – Oğlum, der, külhandan biraz kül getir.

Çamaşır yıkayacağım yine.

-Yahu! Her işimiz böyle ve de veresiye!

(Söylene söylene eve dönüyordu Nasreddin,

Dirhem kül yoktu, bakmıştı külhana.)

Birden üstüne bastı, yoldaki paslı çivilerin.

– Ülen! Bu ekserleri de buraya kim attı?

Birden: – Dur , aman! . . Ve işte bu paslı çiviler ona

Hocasının sözlerini hatırlattı:

– Çocuklar! Meşhur kuraldır:

Ekser için hükmü-ü kül vardır!

O halde, dedi, Nasreddin, kendi kendine:

(Bu ekserler de kül hükmündedir!)

Dedi ve dediğine de aklı yattı.

Doldurdu paslı çivileri kül torbasına.

Ve getirip çırptı anasının önüne:

– Ana!

Al istediğin külleri!

– Oğlan bu ne?

– Ekser!

– Oğlum, ben sana kül, dedim. Senden ekser istemedim.

– Ekser demek kül demek ana!

– Git ordan! Oynattın galiba sen!

– Ne oynatması be! Dedim ya sana,

Kül işte!

Git sor bizim hocaya istersen!

MERDİVEN SATMAK

Tatil. Sıcak. Aylak Nasreddin yine

Sivrihisar yollarını arşınlıyor!

Birden, yola düşen bir gölge .

– Ulan! O ne ?

Aman! Bir kaysı dalı!

Ve üzerinde altm sarısı kaysılar .

Ne yapıp yapıp kaysıları koparmalı.

Ama dal yüksekte ve duvar ,

İki Nasreddin boyunda var ,

Atlamak ve de tırmanmak zor!

Bacaksız bu. Doğru eve koşuyor .

Avludaki merdiveni kaptığı gibi….

Ve tam duvara dayayıp tırmandığı sırada,

Çıkageliyor bahçe sahibi:

– Ne yapıyorsun ulan orada?

– Hiç! Şey! diyor Nasreddin, merdiven satıyorum!

– Bahçe duvarından mı satılır, ulan, merdiven?

– Yahu! Mal benim değil mi?

Canım nerede isterse orada

Malımı satarım ben!

BU KADAR TAVUĞA BİR HOROZ

Bütün arkadaşları Nasreddin ‘i

Kollayıp duruyorlar!

Hepsinin az- çok bir kuyruk acısı var!

Ve işte o gün, hazırlıkları tamam!

– Yahu Nasreddin! Pek keyifli oluyor birlikte hamam.

Akşama gitmeye ne dersin?

– Gitmez miyim sağdıcım!

Giderim tabii!

Ve işte o akşam göbek taşındalar .

Derken içlerinden biri:

-Haydi çocuklar, yumurtlayalım, der ,

ve ekler:

Kim yumurtlayamazsa, hamam parasını o versin.

( Akıllarınca parayı Nasreddin ‘ e verdirecekler! )

Hepsi bir yana çekilerek

Başlar tavuk gibi gıdaklamaya

Ve gizlice getirdikleri yumurtaları

Göbek taşına bırakmaya.

Yani, eşinme, kanat çırpma, şamata ve gürültü.

Nasreddin anlar: Durum kötü!

Herkes yumurtluyor kendisinden başka.

Gelmiş gibi birden aşka,

Göbek taşına firlar ve horoz niyetine,

Uzun uzun eşinir , öter .

Şaşıran çocuklar :

– Hayrola ülen? Ne yapıyorsun, o ne?

Deyince de ,

Yine arada bir öterek:

– Ne mi yapıyorum, der ,

Yahu, kuru kuruya yumurtlamaktan aşmdı ardınız.

Bu kadar tavuğa bir horoz gerek,

Yoksa nasıl yumurtlardınız?

HERGÜN BAYRAM YAPARLARDI

Bir kuraklıktır , açlıktır gidiyor .

Herkes elindekini yiyip bitirmiş .

Durum kötü köyde , gerçekten çetin .

Ve canlarma tak edip Nasrreddin’lerin

Sivrihisar ‘ a göçtükleri gün,

Raslantı buya, Kurban Bayramı..

Kurbanlar kesiliyor , tepsiler geçiyor

Kasabalı, elinde avucunda ne varsa ortaya dökmüş,

Son gürlük, yiyip içiyor .

Bu bolluk, aylardır et yüzü görmeyen ,

Açlık sancıları çeken, avurdu çökmüş

Küçük Nasreddin’i çok sevindirmiş:

– Baba, yahu, bu nasıl iş ?

Burası ne bolluk memleketmiş!

Komşular köyde açlıktan kırılırken,

Burada adama zorla yediriyorlar!

Babası: – Ondan değil oğlum, Bayram var!

Hergün böyle olmaz, bugün böyle .

Ama anlamak istemedimi Nasreddin,

İstediğin kadar söyle!

– Çok aptal öyleyse bu Sivrihisar’lılar ,

– Niye oğlum, neden ?

Nedenini anlattım ya bolluğun sana.

Değirmenin suyu kesilir yarın!

– Elbette aptal! Baksana,

Sanki (bolluk) bayramın ikinci adı!

Akılları olsaydı bunların,

Hergün bayram yaparlardı.