TOKATLI MOLLA LÜTFİ

II

(Yıl 1494)

”- Bir ok saplanmış Hazreti Ali’ye

Vuruşurken. . .

Kırılmış üstelik, ucu böğründe kalmış!

Çıkarmak için çok uğraşmış cerrahlar ama,

Dayanamamış acısrna Hazret, kötü bunalmış!

Sallana dursun kırık ok, böğründeki yarada,

Yine, düzenli aptes, sürekli namaz, derken, . .

Zorlukla secdeye vardığı bir sırada,

Sezzizce yaklaşan bir cerrah,

(Ne bir of, bu kez Hazreti Ali’de, ne bir ah!)

Oku yavaşça çekip almış!”

Bir dersinde, bu öyküyü, anlatarak mollalara,

Sahn müderrisi Tokatlı Molla Lütfi:

“-Kıldığınız, kıldığımız gibi değil

Böyle olur işte (demiş),

Makbul ve yararlı namaz),

Yoksa, kuru kuruya, yat, kalk, doğrul, eğil,

Bu namaz olmaz!

Marifet kendini Tanrı’ya verişte!”

Molla böyle ve bu kadar söylemiş

Ama, yobaz takımıyla çürük tanıklar

(Ki, böylesi her devirde, her yerde çoktur!)

Buna, şu kuyruklu yalanı da ilave eylemiş:

“- Namazda bir yarar yoktur!”

Tokatlı Molla Lütfi ki,

Belki, gösterişsiz, hatta derbeder biraz.

Üstelik, alışılmışın dışına

Çıktığından çoğu kez

(Mesela, medresenin kapısına bağlarmış hep

Yularını atının!)

Deli sıfatını yakıştırmışlar ona,

Oysa , tutarlı ve çok zeki

Ve tam anlamıyla iman ve takva sahibi,

Tavlı ortamında yetişmiş, Fatih Sultan Mehmet Han’ın

Görkemli ve hoşgörülü saltanatının.

Ozan, şakacı ve nüktedan

Yürek dersen mangal gibi,

Hatır gönül dinlemez,

Laf geldiğine koyar, hiç altta kalmaz.

Ayrıca, ders almış bir süre

Ünlü matematikçi Ali Kuşçu’dan.

Gerçeği aramış daima salt ve yalın gerçeği!

Yetkin ve saygın ama:

-Var mı akıl tokuşturmak isteyen! dercesine,

Atak, iddiacı ve kuşkucu!

Başına gelenler de zaten bu bilimsel kuşkudan!

(Zira, zülfiyare dokunur sonunda ucu!)

Yani diyeceğim, Tokatlı Molla Lütfi, her konuda,

Umman ki umman, göklercesine.

“-Urun, koman, zındığa ölüm !”

Bu yobazlara gelince, bunlar, onun yanında,

Metelik bile etmezdi, hemde kalp metelik!

Ne ödün verdi Yargı Kurulunda Hazret,

Ne de eğildi.

Zaten dini bütün, seçkin bir bilgin olan

Tokatlı Molla Lütfi değildi

Sürekli kelime-i şahadet getirirken

Dersaadet’teki (siyaset) ,

Yani At Meydanında,

Sürüden ayrılmış bir koyun,

Yoldan çıkmış bir ercesine

Şeriat kılıcıyla boynu vurulan!

Bilgelikti…belki, şüpheci, ama tartan, tartışan

Sağlam ve tarafsız, gerçek bilgelik!

AĞULU ÇİÇEKLER

I

HURUFİ

(Yıl 1460)

“ Varsa, yoksa: Harf, şekil ve rakam!

Her şeyi, ama her şeyi bu açıdan görür.

Üstelik, bununla kalmaz,

Geçerli değer yargılarının da

Üstüne üstüne yürür!

Boşuna mı, bunca nokta, çizgi ve delik!

Bakmasını bilen, o an görür,

Anlamlı insan yüzü, Tanrı’nın, tam

Ve çok yönlü bir aynası olsa gerek!”

Der ve Savını sürdürür!

“-Candan cana, cisimden cisime geçerek

Yaşar gider gizli hikmet kaybolmaz!”

Taşköprüzade Ahmet Şemseddin Efendi’ye göre,

(Devrinden kesitler veren) :

”- Orda burda, ileri geri,

Çok laf, çok tartışma götüren

Ve (eyvah ki eyvah) islam ülkesinin en güvenli yeri,

Cenneti Ala’nın dünyadaki benzeri

Edirne Sarayı’na kadar giren

Öyle bir küfür ve sapıklık ki bu

Akıl almaz!”

(Beğeni ve övgüsünü kazanıp

Fatih Sultan Mehmet gibi bir Han’ın

Yüce gönlünü insan sevgisiyle doldurmak!)

Hazret için:

(Bir çeşit kundak sokmak bu Al-i Osman’a,

Kapan kurmak!

Hele hele, saptırıp halka yönlendirmek,

Ayağa düşürmek yani

Kutsal düşüncesini Sultanın!

Tam cin tayfasına, şeytan takımına vergi iş bunlar!

Halk denen kalabalık sevgiden ne anlar!)

Sayısız olay ve gerçeği,

Sudan sıradan öykülerle geçiştiren

Taşköprüzade’nin (ki, tarih biliminden nasibi azmış,

Hoşgörüsü ise hiç yokmuş onun da!)

Şakayıku Nu’maniyye (Gelincik Çiçeği)

İsimli günlüğünden öğreniyoruz ki:

”Onurlu çabalarıyla, (hazret, aynen böyle yazmış)

Övülmeye değer Vezir Mahmut Paşa ve gayretli Müftti

Mevlana Fahrettin Acemi’nin. . .

(Edirne Sarayı’ndaki Sultana,

Fatih Sultan Mehmet Han’a rağmen

Ve bereket, onun tertemiz gönlüne henüz

Tam olarak işlemeden),

Bu mel’un insanlar, yani Hurufi canlar,

(Siyaseten), belalarını bulmuş sonunda!”

Sözde tarihçinin:

-Maymun soyluların şeytan başkanları! dediği. . .

Hurufi1erin Osmanlı ülkesindeki önderi

Fazıl Tebrizi,

Geniş avlusunda, üç şerefeli Camii Kebir’in

Ve varlıklı-yoksul, dizi dizi

Tüm Edirne halkının huzurunda

Ve de gayretli Müfti Molla Fahrettin Acemi’nin

Nefes nefese, zar zor

Parlatıp körüklediği

Islak odun ateşinde (ki, Hazret,

Güttüğü sapıklık ateşinde! Diyor)

Yanıp kül olmuş.

Şimdi siz, hazır gelmişken yeri:

(-Düşünce eşit suç, sonuç ölüm!

Adalet mi bu? Eziyet bu halka, bu halka zulüm!

Ama, geçmiş gün, olan olmuş,

Ve Fazıl Tebrizi de yalan olmuş,

Kül olmuş!

Bugün kime ne diyelim!)

Diye düşünebilirsiniz!

Yine de gelin, Taşköprüzade’nin,

(Tarihi tersine yontan, nalıncı keseri)

Yavan öyküsüne, azıcık duygu, şiir ekleyelim:

-Asılarak öldürülen, Pir’i

Estrabatlı imam Fazlullah

Ve derisi yüzülürken gülen

Seyyid Nesimi’nin peşi Sıra,

Batınilik ateşinde kavrularak can veren

(Gönül zengini) fıkara,

Fazıl Tebrizi,

Giderek zihin bahçelerinde,

Tav buldukça arada bir yeşeren

Ve yasak kokusu, idrake ağulu bir ok gibi giren

Simsiyah, tevatür bir gül olmuş!

GÜL KOKLAYAN PADİŞAH

Ressam Sinan Bey yapmış: (Bir

Padişahın, senin-benim gibi

Gül kokladığının resmidir!)

Ve belli ki, Osmanlı mülkünde mevsim,

Toz pembe gül mevsimidir.

Minyatürde, Fatih, Sultan’dan ziyade,

Çiçeğe, güzel şeylere meraklı ve

(Lebi derya) mülkün alçak gönüllü sahibi

Bir istanbul efendisidir!

Kokladığı da, bence, gül değil, kadim,

Ama, herdem taze istanbul’un kendisidir!

I. CEBE ALİ

Bursada’ki, Zeyneddini Hafi Tarikatı’nda

Seccade sahibi bir erdi

Cübbe giydiği için, at çulundan

Herkes Cebe Ali derdi

Galip Ekmekçibaşı durmuştu, Fatih’in askerine

Ekmek, Cebe Ali’nin duasıyla pişerdi

Ve bir tek fırından, yüzbinlerce insan, her gün

Pamuk gülü gibi has ve beyaz ekmek yerdi

Cebe Ali asıl kerametini

İstanbul alınırken gösterdi

Binmedi, karadan yürütülen gemilere

Ve dervişlerin postlarını denize serdi

Artık, 300 derviş bu postların üstünden, istanbul’a

Tef ve kudüm çalarak, yaya giderdi

Sonunda şehit, oldu ama

Cibali Kapısı’na da adını verdi

FATİH’İN 77 EVLİYASI

(Fatih, istanbul’u kuşattığında,

islam askeri arasındaki 77 evliyadan

himmet diledi ve:

”-İstanbul Devleti’nin yarısı sizin.

Ganimet mal ile her birinize birer zaviye,

ocak ve imaret; mektep, medrese

ve darülhadisler yapayım.” diye söz verdi)

(Ve Eba Eyyub-i Ensari tırmandı

önce Eyüp Sultan Kapısından.)

Evliya Çelebi

BABA İSHAK SELİ

“Adem manaya derler

Suret ile kaş değil”

Kaygusuz Abdal

Geçmiş gün, ava çıkar oğlu Alanya Beyi’nin

Ve peşine düşer, sabah sabah,

Okladığı bir Toros geyiğinin.

Tut ki, alıcı kuş önünde dört dönen bir üveyik;

Gider gider,Elmalı’daki o doğa,

Abdal Musa Tekkesi’ne sığınır geyik.

Önü ardı kul-köpek, ağzı salt buyruk dolu,

Vurduğu geyiği ister Dervişlerden Beyoğlu.

”- Geyik mi? Ne geyiği? Tekkeye mi girmiş?”

Laf uzar , Abdal Musa’lık olur sonunda iş.

Çekip çıkararak böğrüne saplanan çentikli oku:

”-iyi bak, oğul!” der, yaralı Pir, ”iyi bak,

Savurduğun ok bu mu?”

Tutunduğumuz diri bir daldır

O gün, bu gün (Beyoğlu), kan köpüklü

Baba ishak selinde.

Avcı da artık yol eri, Kaygusuz Abdal’dır!

ALIN YAZISI

(20 Temmuz 1402)

”Burcu Hamel’de kuyruklu yıldız

zahir olursa, doğudan gelecek ordu,

Rum taraflarına saldıracak ve Rum

hükümdarı esir düşecektir”

Müneccim Abdullah bin Lisan

Karışmam tarihin karalamasına, aklamasına.

Ramak kalmıştı

Aksak Timur’u haklamasına!

Ama döneklik edince

Emrindeki beylerden bazısı. . .

Yine de kaçıp kurtulmak üzeredir!

Ama, atı son anda tökezlenir!

İşte bu (ama) lar da,

Görkemli bir hakan ve sultanın,

Şah Yıldırım Beyazıd Han’ın

Alın yazısı!

ŞEHZADE BEYAZID

( 1381-Bursa) Tacü’t – Tevarih

Önde, boylu poslu kula ve yüğrük atları

Mısır ve Suriye Sultanı’nın.

Sonra, Hamit, Saruhan, Aydın,

Menteşe, Kastamonu ve Karaman Beylerinin armağanları.

Derken, peşkeşleri, vezir ve beylerin. . .

100 kızoğlan kız cariye

Ve (Hoca Sadettin Efendi’nin deyimiyle)

(Yusuf) yaratılışta

100 oğlan izliyordu onları,

Akıncı Evranos Bey tarafından sunulan.

Altın dolu altın tepsiler vardı

Ellerinde onunun.

Gümüş dolu gümüş sahanlar taşıyordu, diğer on kişi.

Seksen delikanlı da,

Ham gümüşten, Halep işi

Kadehler, şamdanlar, maşrapalar, ibrikler ve

Su kapları getiriyorlardı.

Kütahya Şehri, Simav Kasabası ile

Eğrigöz ve Tavşanlı kaleleri de,

Akça kızının çeyiziydi Germiyanoğlu’nun. !

"Bütün bitkilerin parıldadığı bahar eyyamında”

Dünya evine giriyordu Şehzade!

ÜÇ HELAL LOKMA

(1360)

“Osman, etrafına bir ırk

toplamıştır. Orhan bir

devlet kurmuştur. Fakat

imparatorluğu kuran 1. Murat’tır.”

Tarihçi Gibbons

“- Üç helal Iokma var

Benim elimde,” demiş, Hüdavendigar

Murat Han, ”Diğer ülke padişahlarında olmayan!

Kafirlerden alınan haraç biri!

Diğeri, Hacıköy’deki gümüş madenleri.

Üçüncüsü de, ganimet malları gazaların!

Askerim bu helal lokmalarla yaşar!

Haram yemem!

Hesap sorarlar adama, öteki dünyada yarın!

Kimseye de yedirmem, yediremem!”

Devlet, yüreği böyle atanlarla

Devlet olur

Ebed-müddet olur.

DENİZİN ÖTE YAKASI (1348)

(70 ulu evliya’nın ve Hacı Bektaş

Veli’nin izni ve himmetiyle. .) Evliya Çelebi

Bir sır,

Masal gibi bir şey!

Bir sabah, Orhan Gazi oğlu Gazi Süleyman Bey

Ve yoldaşı Ermiş Ece

(Ve Kara Mürsel, Kara Koca, Kara Yalva, Kara Biga, Kara Sığla…

Kırk er kişi, kırk kara Bahadır),

Atladıkları gibi bir sala

Denizin öte yakasına vardılar.

Ve buram buram tüten bu yeni, taze topraklara

Atlarını besmele ile çıkardılar.

Oradan ılgarla. . . tam yedi gün-yedi gece

Kesmediler hayvanların hızını.

Yağmaladıkları, ama

İsmini bile bilmedikleri bir kalede kıldılar Cuma

Namazını.

(İptida Sala) dan bozma ve Gazi Süleymen Bey’le

Güneş ve rüzgar yanığı yiğitlerden kalma Ak bir hatıradır.

İpsala