AĞAÇTAN ÖTEYE YOL

Birlik olmuş çocukları köyün:

– Oyun etti namussuz bize yine dün!

Gelin biz de onu

(Nasreddin’i yani, Abdullah Hoca’nın oğlunu)

Ya, bir güzel pataklayalım,

Ya da, ağaca çıkarıp papuçlarını saklayalım!

Ve: – Şu ağaca çıkarsın, çıkamazsın, diyerek,

İşletmişler Nasreddin’i, sözüm ona;

Nasreddin: – Neden çıkamaz mışım, çıkarım ve de çıkmam gerek

Diye diye ayaklarını soymuş . . .

(Şimdi siz:

Bu Nasreddin de pek toymuş! ,

Yemi hemencecik yedi, yuttu, diyeceksiniz.

Olsun, deyin, deyin ama,

Sonunu da dinleyin! )

Evet, ayaklarını soymuş

Ve papuçlarını koynuna sokarak

Fırlayınca ağaca şaşırmış çocuklar :

– Neden soktun papuçlarını koynuna?

Ağaçta papuca ne gerek var?

Bizimki tepelerinden bakarak:

Ne bilirsiniz arkadaşlar ,

Hazır yanında bulunsun, belli olmaz, der ,

Bakarsm ağaçtan öteye de yol gider!

ACEMİ BÜLBÜL

Okul yok, mevsim bahar .

Haylaz Nasreddin ‘ le arkadaşları o gün yine

Dalmışlar hırsızlama komşu köyün

Bakımlı, geniş bağdemliğine .

Birden avurdu dolu gözcünün

O boğuk sesi:

– Aman kaçın, kaçın aman, gelen var!

Yani diyeceğim, görünmüş köyün bekçisi

Ve çil yavrusu gibi dağılmışlar .

Ama, davranıp atlayamamış Nasreddin.

(Yolduğu bademler tozlu fesinde)

Kalakalmış badem ağacının tepesinde!

Bağırmaya başlamış, yaklaşan bekçi,

(Bekçi de, bekçi değil adam azmanı):

– Ne arıyorsun ulan orada?

Çabuk ordan, çabuk dedim, çabuk in!

Düşünmüş Nasreddin:

"Ya dayak bekliyor kendisini aşağıda

Ya da

Karakol!" Erir gibi olmuş içi.

Ne yapsa acep n ‘ eylese!

Evet, zor olmasına zor bir durum!

Ama, Nasreddin bu! Bir iki yutkunmuş ve

Sonra rahat, hiçbir şey olmamışcasına:

– Ben bülbülüm, demiş , buraya kondum, ötüyorum!

Şaşırmış önce bekçi, sonra gülerek:

– Vay, sen bülbülsün demek!

O halde vakit de , kuşluk zamanı!

Tez öt de dinleyelim öyleyse!

Tez, dedim sana düdük, tez!

Nasreddin ‘ cik, çaresiz, bülbül taklidi yaparak

Bir zaman öter,

Öter ama, açıkcası,

Kendi ötüşünü kendi de beğenmez! )

Yine de: – Bülbül değil namussuz, bülbülün hası!

Evlere şenlik sesin ulan! Kurbağadan beter!

Ne biçim bülbülsün sen?

Diye çıkışan bekçiye, yapıştırır cevabı hemen:

– Güzel öttüğümü söyleyen kim?

Ağam, ben daha acemiyim!

Eh! Acemi bülbül de bu kadar öter!

AY MI, GÜNEŞ Mİ?

Küçük Nasreddin ‘ e derste sorar hocası:

– Güneş mi faydalıdır sence , ay mı ?

Nasreddin hemen: – Ay, der,

Sonra da, (safca veya bilgiçce) devam eder:

– Çünkü Hocam güneş gündüzün doğar .

Ha olmuş, ha olmamış, zaten aydınlık var!

Ama ay! Ay, tut ki bir ışık tası!

( Kah gümüş beyaz, kah altın sarı )

Ağartıp bunca karanlıkları

Ortalığı gündüze çevirmek kolay mı?

FALAKA

Hortu Medresesinde ilk gün, ilk sabah.

Hocası, bakmadan, Nasreddin’in yedi yaşına

(Ve de göz yaşma)

Gelmiş dikilmiş başına:

– Bak, oğlum! Şu sopayı görüyorsun ya!

Hani şu duvarda asılı!

İşte ona falaka derler .

Cennetten çıkmıştır . Mübarek şeydir hasılı!

Ve tembellik ettiğin an,

Tabanlarma iner alimallah!

İlk gün. Hem Medrese (yenilik), Nasreddin için, hem,

Bu cennet-cehennem.

Merak eder:

– Hocam! Bu cennet de nasıl bir yer?

– Güllük gülistanlıktır cennet. Hüma kuşlan öter!

Yala dur

Elvan şekeri dağlarını

Şerbetten ırmaklarına

Çöreğini ban!

Nasreddin:- Ya cehennem? diye doğrulur.

Tut ki koskoca bir fırın, dev bir ocak,

Hanl harıl yanan!

( Kitapta yeri var! )

Ve de mümkünü yok, hepsi yanacak,.

Günahı olanlarla cennetten çıkanlar

Doğru cehenneme gider!

Dinlerken, dinlerken bir tuhaf olur,

Tabanları karıncalanır oğlanın, içi ürperir .

Ve iki ders arasında, kaptığı gibi o korkunç şeyi,

(O ipli kalın sopayla, yardakçısı değneği)

Gürül gürül yanan ocağa firlatıverir .

İlk gün. Bunalmış zaten çocuklar . Oyun istiyor canları!

Birkaçı (kalleş demeyelim hadi), birbirini ite kaka,

Yetiştirir hoca’ya olanları,

Burnundan soluyarak hoca, hoca mosmor,

Koşar gelir .

– Ulan hani falaka?

– Şey hocam! Cehennemde!

– Ne demek cehennemde ?

– Cennetten çıkanların yeri cehennem demediniz mi siz?

– Eee!

– O cennetten çıktığını söylediğiniz

Hınzır falakayı cehenneme gönderdim ben de!

KÖR DÖĞÜŞÜ

Üç kör dilenci, cami avlusundaki peykeye

Tek sıra oturmuşlar

Ve: – Allah rızası için,

Başmızm, gözünüzün sadakası olsun! diye diye

Mendil açıp dilenmeye

Durmuşlar .

Onları gören bizim haylaz Nasreddin,

Cebinden çıkartarak mangır kesesini,

(İyice duyacakları şekilde sesini)

Önlerinde bir zaman şakırdatmış .

Sonra da: – Alın şu paraları, aranızda paylaşın! diyerek,

Ama, ( değil teklik, değil çeyrek),

Beş para bile vermeyerek

Tekrar cebine atmış!

İşte bu mangır şakırtısı

Ve Nasreddin ‘in o: – Aranızda paylaşın! lakırtısı

Ortalığı birbirine katmış.

Sana verdi, bana vermedi, payımı isterim, payımı ver

Birbirine girmiş yani dilenciler.

Üçünde de ne kafa kalmış , ne burun!

Hele siz onları aralaya durun…

Babasının, duyunca kafası atmış,

Girişecek olmuş bir güzel Nasreddin ‘ e :

– Ülen! Ne haltlar karıştırdın yine ?

Nedir elin garip körleriyle zorun?

Camide olsun rahat dur!

Tınmamış ama bizimki, üstelik tafra satmış .

– Baba! Ne olmuş yani?

( Kör döğüşü, kör döğüşü) diyorsun ya, arada bir hani,.

İşte o (kör döğüşü), budur!

KAZMA KILIFI

Arkadaşlarından biri, küçük Nasreddin’ e,

Bulduğu eski bir çizmeyi

Gösterip sormuş :

– Bu ne?

(İkisi için de

Çizme değil mübarek, sanki sır! )

– Tanıyacağım ama ben bu garip şeyi!

Diyerek eline aldığı kötü çizmeyi

Bir zaman evirip çevirdikten sonra

Nasreddin,

Keramet buyurmuş :

– Arkadaşım! Ayıp ettin!

Bu kazma kılıfıdır!