SU VE RAKI

<< içki içerken, sadece leblebi yemekle

yetinirdi; leblebiyi derin bir çanaktan

sağ elinin üç parmağı ile alır, teker

teker ağzına atar, sofrada yabancı yoksa,

havaya atarak ağzı ile yakafardı.>>

– Adam ne dese iyi?

Marmara Köşkü’nün sahantığında, masadakilere,

Yine o pek sevdiği:

(Su, rakı ve eşek)

Fıkrasını anlatıyordu Atatürk, içkisini yudumlayarak.

Bitirince:

Gelin şu çocuğa soralım,

Bakalım ne diyecek?

(Karşıdan onları seyrediyordu,

Çalışanlardan birinin oğluydu bu.

Çağırdılar çocuğu. Gelince sordu):

Bak oğlum! Bir kova su,

Bir kova da rakı koyalım

Bir eşeğin önüne. Hangisini içer sence?

Rakıyı efendim! deyince,

Şaşkınlık içindeki çocuk; Döndü, (kıs kıs gülerek)

Yanındakilere Atatürk:

– Aman, niçin diye sormayalım!

GÜREŞ

<<Sevdiği çiçek : Kırmızı karanfil,

Renk Mavi, Hayvan: Köpek, Spor: Güreşti>>

(Malta taşlı salonuna, eski köşkün,

Yatakları serdirir,

Güreş tuttururdu muhafız erlerine aradabir .)

Her önüne çıkanın sırtını yere

Getirince erlerden biri o akşam;

Yerinden kalkarak yaklaştı ere:

-Çocuk! Sıra bende!

Beni de yenebilecek misin bakalım?

Bir Mustafa Kemal’e baktı yağız Anadolu çocuğu,

Bir de etrafındakilere:

-Seni mi yeneceğim! Kolay mı bu?

Sen yedi düveli yendin Paşam!

ATATÜRK’E BAĞLILIK

<< Sesini ve kendisini çok sevdiği

Münir Nurettin Selçuk, dağıtılan

Cumhurbaşkanlığı incesaz

takımından ayrılmıştı.>>

(Bu olay nedeniyle gücendiği

Münir Nurettin Selçuk’u,

Yakın arkadaşlarının israrı üzerine

Bağışlayıp çağırtmıştı o akşam.)

Dolmabahçe’deydiler . Söyleyip eğleniyorlardı yine.

Saat 3 sularında, sabaha karşı.

Birden seslendi Atatürk, Münir Nurettin’e:

– Münir! Şu bardağı başına koyar mısın?

(Ayaklı bir su bardağı idi bu)

Koyarım Paşam

Ateş edeceğim, ama, ona da var mısın

Varım Paşam!

Başına yerleştirerek su bardağını, bir

Kaç adım arayla durdu Münir.

(Anlatılması güç, nefes kesen bir andı.)

Bir el ateş etti tabancasiyle Atatürk

Ve bardak parçalandı!

BEYLER SİZ NE DİYORSUNUZ?

Gözleri dolardı anlatırken:

<< – Çanakkale’deydik.. Tehlike vardı,

Ve karşı taarruz emri vermiştim askere ben.

Durdum, arkalarından baktım,

Sanki ölüme doğru akıyorlardı.

Öleceklerdi… Öldüler de.>>

<< – Yine o günlerde,

Bir an gelmiş, cepheye,

Ateş hattın.a sürmek gerekmişti süvari birliğini.

Yüzde yüzdü ölüm!

– Baş üstüne! dedi.

(Süvari Komutanı, pek saydığım Esat Paşa)

Çakı gibi selamlıyarak beni.

Öyle ki, tereddüt ettim, emri, anladı mı diye:

– Acaba iyice ifade edebildim mi?

– Evet Paşam! Ölmemizi emrediyor sunuz>>

(- Kazandık, ama böyle askerle,

Böyle Komutanlarla kazandık, Beyler,

Siz ne diyorsunuz!)

YORGO’NUN MEYHANESİ

Harbiye’de okurken, akşam üzerleri

Orda yer . içer, sohbet ederdi arkadaşlariyle.

(Aybaşlarında öğrenci maaşlariyle

Kapattıkları birer veresiye hesabı vardı hepsinin.)

Çemberlitaş’ta, Tavuk Pazarı’ndaydı Yorgo’nun Yeri,

1932 yılının bir yaz akşamı, nerden

Estiyse arkadaşlarına; Hadi, var mısınız; dedi,

Yorgo’ya gidelim bu akşam!

Sevindi herkes: – Aman ne iyi olur Paşam!

– Ama eski kadro yalnız!

Sen, Nuri, Salih, sen Asat, Doktor sen!

Yani, yalnız Yorgo’nun eski müşterileri

Ve Tavuk Pazarı’na dayandılar

Atatürk: – Benim kim olduğumu unutun Iütlen,

Ben de unuttum çünkü. Buna ihtiyacım var

Diyerek önliyebildi meyhanedeki candan gösterileri

Yendi, içildi. Sonunda kalkıp kapıya yönelen

Atatürk seslendi: – Ay başında öderim! Hadi

Eyvallah Yorgo; yaz hesaba

Hiç şaşırmamıştı Yorgo Baba:

– Güle güle Mustata Kemal, güle güle

Çok hoşlanmıştı bu

Karşılıktan Atatürk, arabasına binerken:

– Vatandaş olmak ne güzel şey yahu!

SAKARYA’NIN DEĞERİ

<<Galiba, en iyi yapabildiğim iş, askerlikmiş!>>
G. M. KEMAL

Bir tablo hediye etmişti,

Yıllar önce bir ressam, Sakarya savaşını gösteren.

Savaşı ana hatlariyle veren

Resimde, yağız bir ata binmişti Mustafa Kemal.

– Kimseler görmesin bu resmi, dedi, bakarbakmaz Atatürk.

Bozulmuştu sanatçı. Takdir ve Teşekkür bekliyordu çünkü adam.

Açıkladı Gazi :

Evet herşeyi güzel çizmişsiniz,

Cepheyi, askerleri… atını, eğerini.

Resim olarak diyecek yok yani!

Ama, iyi bilir katılanlar , o zamanki halimizi.

Bir deri, bir kemikten ibaretti hayvanlarımız. Ya biz?

Arta kalır yerimiz yoktu bizim de

Onlardan: iskelete dönmüştük hepimiz

Güçlü, kuvvetli göstermekle atları ve savaşçıları böyle,

Küçültmüş oluyorsunuz dostum,

Sakarya’nın değerini!

HERŞEYİ ÖĞRETTİM DE ŞU MİLLETE!

Ingiliz Kralı 8. Edvard’ın şerefine

Veriliyordu ziyafet.

Tökezleyip yere düşürmez mi,

Elindeki koca yemek tabağını

Garsonun biri

İrkildi herkes şöyle bir yerinden,

<<- ‘şu millete herşeyi öğrettim de,

Uşaklık etmesini bir türlü öğretemedim!>>

Özür diliyordu, Atatürk misafirinden!

VATAN TOPRAĞI

<<Yurt toprağı

Sana herşey feda olsun!>>

(Dolmabahçe rıhtımına yanaşmıştı ama, İ
İnip inip çıklyordu

Konuk İngiltere Kralı’nı getiren motör).

(Rüzgar vardı, Dalgalıydı o gün deniz).

Ve elini uzatmış bekliyordu Atatürk, rıhtıma

Almak üzere Edvard’ı.

Yere değip tozlanınca Kral’ın eli, o ara,

Mendilini çıkarıp silmek istedi.

– Temizdir Majeste, vatanımın toprağı tertemiz.

Kirletmez elinizi ve elimi! dedi

Ve elinden tutup çıkardı

Atatürk, konuğunu kenara.

BİR TÜRK DÜNYAYA BEDELDİR!

Gezdikten sonra bir – iki yeri,

Topçu Kışlasına uğramıştı Kastamonu’da, Atatürk;

Koğuşlan denetliyordu.

Birden durdu.

Şu levhaya takılmıştı gözleri:

<< Bir Türk on düşmana bedeldir!>>

Yüzü değişti, daldı bir an ve sonra sert bir

Sesle: – Hayır, hayır! dedi.

Bir Türk dünyaya bedeldir!

SABİHA GÖKÇEN ANLATIYOR.

Yanına girdim ve ayakta

Bir süre bekledim o gün.

(Adet haline gelmişti, her sabah

Elini öpmem Atatürk’ün.)

İşlerile meşguldü Ata.

Derin bir iç geçirdi birden: – Allah!

Değişik bakmış olacağım ki, sordu:

– Dindar mısın sen?

Doğrusunu söylemek gerekiyordu:

Evet! dedim hiç düşünmeden,

Ve ne diyecek diye yüzüne

Baktım ürkek ürkek. Hoşuna

Gitmişti cevabım: – Çok iyi! dedi,

Büyük bir kuvvettir Allah ve

Daima inanmak lazımdır O’na!