BU DÜNYA GÜLİSTAN

Bu dünya gülistan, bu dünya cennet,

Makbul bu cennetin hurisi makbul.

Mevcut güzellerden yapılsa demet,

Gönülce birisi, birisi makbul.

Aldımı aklını kara düşünce,

Var mı o, yok mu o kesilir sence.

Güzel, bir çiçekli dal ama ince,

Her dalın tazsi, dirisi makbul.

Altınlaşır yaprak, sararır ayva,

Şaraba döner güz gelince sevda,

Her güzel bir gönül dalında meyva,

Meyvanın olgunu, irisi makbul.

Aşk gözler boyunca yeşeren ışık,

Gözü gönlü saran filiz, sarmaşık,

Olsa bile her güzele, göz, aşık,

Gönülce birisi, birisi makbul.

ERCİYES’İN DORUĞUNDA

Sapsarı toprakla masmavi göğün

Birleşen yolları arasındayım.

Zülüfleri ince ince kar kokan

Rüzgarın kolları arasındayım.

Önümde eriyen ufak bir bulut,

Uyuyan Kayseri, buğulu, silik.

Erciyeste gözler, gözler dolusu:

Bahar, bulutlar ve eşsiz mavilik.

Göklerin keyfini süren güneşin,

Başımı döndüren nefesi ılık.

Renkleri emziren bir yağmur gibi

Burada türküleşiyor aydınlık.

Burada muhayyelenin taştığı,

Sonsuz1aştığı duyuluyor hiçin.

Uzanıyor, uzanıyor ellerim,

Güneşi dalından koparmak için.

Dağ başında hür bir şahin nasılsa,

Öylesine hafif bu sabah içim.

Avuçları aşk ve merhamet dolu,

Güne hükmeden bir ilah gibiyim..

İSTANBUL CAMİLERİ

Renkli Camlardan içeri sızan gün,

İç ürperten raksı ölümsüzlüğün;

Kuytulaşan minber , eriyen nakış,

İnce, serin bir an boyunca akış,

Sadelikte buluş, günü, güzeli.

Öpülmez mi yeşili sunan eli,

Bir şekil, ışık ve renk ustasının,

Teni susamışın, ruh hastasının

Onulmaz derdine bir şerbet diye ?

Opülmez mi, menevişli maviye

Kurnazlık eden bir göz, öpülmez mi ?

Adalardan mermer taşıyan gemi,

Giriverse yine bir gün Haliçe.

Taze çam kokusu dolarken içe,

Yine Allaha doğru, birer birer

Yeşererek yönelse minareler.

Yine tazelenir, pişerken çini,

Eşik yapsalar Ada mermerini.

Biraz sonsuzluğa, biraz Tanrıya

Bir kapı açı1ır yarı yarıya.

Güler bir yüz yine uzak, derinden,

Mavi sesler gelir o gök şehrinden.

O ne katıksız, ne ince sanatmış

Ki, taşa en tatlı yuvarlaklığı,

Çiniye bir yeşil göz berraklığı

Verirken nura renk, renge nur katmış!

Ve bu renk bayramı, nur şenliğinde,

Bu ebedi akşam serinliğinde

Duyulan heybete bir huzur katmış!

Çini göz alan iç, mermer donuk dış;

Göz alan iç, donuk dışla beraber .

Burada, binbir nakışIa beraber,

Eşiğini, o gök denen fanusun,

O, bir uzak, sonsuz, hür okyanusun

Yoluna benziyen yolu arayış.

Burada, unutmak ve unutulmak,

Burada, bir ince derde tutulmak,

Ruh serbest burada, fani ölümsüz,

Tasasız içi duru bakış, nurlu yüz,

Ayırt edilemiyen günle gece,

Burada, çözülemiyen bilmece;

Burada, ferahlık içinde gülen,

İç ateşi, göz nuruyla çizilen

Öz şiirin, temiz aşkın gerçeği :

Nar, nergis, karanfil, erik çiçeği.

Bal sarısı, beyaz, çimen yeşili,

Mavinin konuşan sıcacık dili,

Pembe kabuğundan soyunan soğan,

Bakışların dinlendiği erguvan,

Badem çiçekleri, kızı1 laleler,

Işık kemeri kuran şelaleler .

Bir iç açan şarkı dallar boyunca

Ve rengi her an tazelenen gonca.

Zihin gökyüzünde, gönül sevinçte;

Esenliğin hüküm sürdüğü içte

Yeşerirken Sırrı bir mucizenin,

Cami eşiğinde dize gelmenin

Varamaz zevkine asla ham sofu.

Ruhun en fakiri, için en kofu

Bile zengin, hoşnut döner oradan,

Döner gibi kutsal bir maceradan.

Bir yoldur sanki her cami eşiği,

Gök1ere açılan rahat ve iyi.

Bir yoI ki, üstünden bulutlar geçer.

Bir ucu topraktır. ve öbür ucu

Kaçıncı katında kimbilir göğün ?

Bu yoldan, bu yoldan günde beş öğün

Tanrıya şükreden insanlar geçer:

Kirli arzulardan silkinmiş, temiz,

Güvercinler gibi rüyada, sessiz,

İnsanlar , insanlar , birer , ikişer ..

Çirkinin hoş göründüğü ve mahşer

Yerine döndüğü bir anda için,

Ne sihirli seccade, ne güvercin,

Uçamaz bu uzun yolda ruh gibi.

Ruh, o hür mesafelerin galibi,

Ele avuca Sığmayan hafiflik.

Meçhul bulutlar arasında mekik ,

Dokuyan kuş; her günahkar bedenin,

Aydınlıkta yolun kaybedenin,

Belki güne, belki kıbleye doğru,

Şevki yüzlere vuran şeye dogru

Vakitli vakitsiz açtığı yelken.

Gök duru, iç rahat ve herşey güzelken

Ve en hoş yerindeyken yolculuğun,

Bir sabırsız, titrek, ince soluğun

Kararttığı Canım ömür çırası;

Ruhun bir anda değişen mecrası

Ve akmağa başlayışı rastgele.

Mesafe dediğin gelir mi ele ?

Vurur mu açığa derinliğini,

Hiç güneş görmiyen canavar ini ?

Benim bildiğimse o soğuk alev ,

O her gece şehre inen sinsi dev,

Karaya oturan kapkara bulut,

O korsan gemisi, o kolsuz tabut:

Karanlık… Gözlere dolan ince kum,

Günahlara çanak tutan uçurum

Pek sermez sırtını gün ışığına.

Bir gül dalına, dağ sarmaşığına

Yürüyen öz suya dönen ruh bile,

El yordamı, iç güdümü, nafile,

Bulamaz yoluna ferah göklerin.

Gökler .. O rengi övüleceklerin

İlki gökler.. Çini döşeli tavan.

Ey gölgesinde gözlerini ovan!

Öyle durduğuna bakma sen onun.

Onun, gün ortası, insanoğlunun

Başucunda pırıl pırıl parlayan,

Bir iç güzelliğini tekrarlayan

Cami kubbesinden pek farkı yoktur .

Bir dua, bir ezan, bir şarkı yoktur

Ki, bu kubbede durulmamış olsun,

Sonunda Allahı bulmamış olsun!.

YAPRAK, DAL OKYANUSU

Şarkılı, karanlık, uzak bir yerden,

O mağrur gölgeli kestanelerden

Boşanan köpüklü güvercin seli.

O yaşlı, gün görmüş, o dev cüsseli,

O dağ sükuneti ecdat gururu

Çınarlar ki emzirmedeler nuru.

O yosun yürümüş, harfleri silik

Mezar taşlarına rastgele, yırtık

Bir ahret örtüsü geren selvilik.

Ardıç, meşe, köknar, yabani armut,

Bahçe duvarını aşan kara dut.

O gamlı çitlembik, mahmur akasya,

Dem çeken ıhlamur, gururlu fıstık,

Sur kahveleriııin şenliği asma..

Bütün bu yaprak, dal okyanusunda,

Süleymaniyenin ak avlusunda

Durulan güvercin, kumru sesleri,

Titreyen zengin bir fetih rüyası.

Fatih’in sevinci, Bizans’ın yası,

Uçuşan kı1ıç, nal şakırtı1arı,

Zafer naraları boru sesleri,

O uzak, o mes’ut gaza yılları..

YEDİ ZÜMRÜT TEPE, ÜÇ MAVİ DENİZ

Suya düşen bir dal, eriyen bir iz

Ve yeniden dönüş hatıralara:

İstanbul, Üsküdar, sonra Marmara,

Yedi zümrüt tepe, üç mavi deniz

Arasında geçen tasasız ve hür

Bir masal hayatı, eşsiz bir önmür..

İlk aşkın yeniden gelişi dile,

Hafızada bütün canlılığiyle

Yaşayan dar sokak, iyi komşular,

Boğaza bakan pencere ve kuşlar:

Güvercin yuvası asmalı mescit,

Vakitli vakitsiz filizlenen çit,

Yeşil sardunyaIı beyaz kafesler,

Yola yaprak yaprak dökülen sesler;

Yosunlu yalakta görünen bulut.

Küpe, aslanağzı, top top fesleğen,

Gelene geçene dalını eğen,

Varını yoğunu sebil eden dut.

Ufukta çalkanıp duran bir resim:

Gök, deniz, selviler, mezar taşları,

O kumrular, Üsküdarın kuşları..

Sokağın başında yatan evliya,

O bir sır, bir güzel yüz ve bir rüya

Gibi içimizden geçen dört mevsim.

Bu yaprak, deniz ve gök aleminde

Şarkı söylemekle birdi yaşamak,

Bir günah korkusu vardı yeminde

Ve gözler boyunca yeşerirdi aşk.

Nerede o içli halden anlarlık,

O temiz yakınlık içi şenmen;

O naz gibi ince ve gözlerinden

Samimi bir saffet akan insanlar ?

Nur, su kadar aziz olan o canlar?

Kimdi oynadığım, sevdiğim kimdi,

Nerede komşunun küçük kız şimdi ?

O Üsküdardaki kuytu, dar sokak

Ki bütün nimetleriyle benimdi,

İçimde başka bir Kafdağı, uzak !

Bırak ! O ince saz benizli kızlar;

Uçucu sevinçler, sebepsiz hazlar,

Selviler, kuşlar ve çil çil yıldızlar

Mahfazalarından bir bir çıkarak,

Bir şarkı, oyuncak, mücevher gibi,

Tanrım! Tazelenen bir seher gibi

Doldursun dünyamı yeniden bırak!.

BİR SUR KAHVESİNDE

Yaprak sesi, kanat sesi, su sesi,

Marmara’ya bakan bir sur kahvesi..

Güneş Kızkulesinin hizasında,

Boğaziçi yeşil mahfazasında,

Deniz, ma1um, sevdasında, nazında,

Göklerde bir rahat iç enginliği.

Bayraklı vapurlar, renkli vapurlar,

Dağılmış kehribar tesbihtir surIar ,

Gelenin geçenin hafızasında

Bir oyuncak dükkan zenginliği.

Çiçek açmış badem dalı adalar ,

Dört mevsim boyunca söylenen bahar ;

Gizli bir menşurdan sızan yedi renk,

Salkımlaşan huzur, biriken ahenk,

Tozlu asmalardan yükselen buğu,

Eşyanın eriyen ince kabuğu,

Gözlerinin içi gülen eşsizlik,

Göğe karşı duyulan teklifsizlik.

İçin içe sığmadığı bu anda,

Hafıza denilen sınırsız ummanda,

Kanat çırpan o hatıra kuşları,

O bahtın ak veya kara kuşları.

Kirli arzulardan silkinen beden,

Eriyen üç buut, kalmayan darlık,

Ufuklar dorusu, masmavi, ılık

Bir gök saadeti, insana yeten.

Bir yerinde duramayış sevinçten,

Çıkarılan binbir mana bir hiçten,

Uzun bir kendini bırakış aşka.

Başka, güzelliği ve hazzı başka

Bir duygunun sonsuzluğu içinde,

Karasevda susuzluğu içinde

Çıkarış zevkini o bir hoşluğun,

Kayboluş yolunda başıboşluğun.

İĞDE ÇİÇEĞİ

Ekini okşayan seher yelinin

Eli gibi kokar iğde çiçeği.

Yeşiller giyinmiş taze gelinin

Teli gibi kokar iğde çiçeği.

Aydınlık koynundan ıtır süzülür,

Pınar türküleşir , gönül üzülür;

Yazmasız zilüfler gibi çözülür,

Işık olup akar iğde çiçeği.

Rengini içtiği ayla konuşur,

Eğildiği serin çayla konuşur ,

Kokusunda ova, yayla konuşur;

Yıldızlara bakar iğde çiçeği.

İğdelik ıslak bir sise bürünür,

Her şey güzel, temiz, yorgun görünür ,

Gözlere kokulu düşler sürünür,

Hasret gibi yakar iğde çiçeği.

Neden bilmem halim yaman bu ilde,

Çimen sarı, bulut duman bu ilde,

Yarimin verdiği pembe mendilde

Ilık nefesin var iğde çiçeği,.

İNCECİK ZARINDAN SOYDUK BAHARI

Eriyen bir beyaz yol çize çize,

Leylekler getirdi baharı bize.

Renk geldi dudağa, saza; benize,

İncecik zarından soyduk baharı,

Öpüp başımıza koyduk baharı.

Eteğinde döndük birer çocuğa,

Koyulduk gü1 renkli bir yolculuğa,

Turnalara selam, yağmura dua,

Pembe ufkumuza astık baharı,

Kokup bağrımıza bastık baharı.

Gözlerde güneşin izi yeşerir,

Yeşilden tüten sır yeşilde erir;

Bir sabah ufuktan selamlar fecir ,

Issız dünyamıza dolan baharı.

Dallara misafir olan baharı.

Toprak cennetini açar güneşe,

Yaprağın selamı uçar güneşe,

Bizimsin artık sen, ey sonsuz neşe,

Bir Nisan yağmuru çizer baharı,

Dala çiçek çiçek dizer baharı.

Mayıs sabahının altın imbiği,

Emzirir yeşili ve güzelliği,

Bahar, renkli, taze, rahat ve iyi,

Bulut damla damla saçar baharı,

Toprak kapı kapı açar baharı.

Baharda her insan poyraz gibi hür ,

Biraz deli, biraz aşık görünür,

Şükür Tanrım, Tanrım sana bin şükür,

İncecik zarından soyduk baharı,

Öpüp başımıza koyduk baharı..

YAĞMUR DUASI

Uzansın avuçlar göklere doğru,

Sapsarı damarlı yapraklar gibi.

Ak bulutu er-geç döker yağmuru,

İnsaflıdır bu cennetin sahibi !

Sıyırsın damlalar gece yarısı,

Yeni bir dünyanın mor duvağını,

Hayal peteğinin yorgun arısı,

Düşlerde huzurun örsün ağını.

Eriyen sisidir çocuk gözlerin,

Kiraz dallarında salkımlaşan çiğ.

Gökler , gün ortası, özlü ve serin

Bir arzuyla dordursun gelinciği.

Uzansın avuçlar göklere doğru,

Sapsarı damarlı yapraklar gibi,

Ak bulutu er-geç döker yağmuru,

İnsaflıdır bu cennetin sahibi !.