MARİFET KAVUKTA İSE

Bir mektup getirmiş komşusu:

– Ah Hocam! Okur musun bana şunu?

Bakmış, eski türkçe, kargacık-burgacık bir yazı…

Evirmiş çevirmiş , okuyamamış Hoca!

Komşusu: – Yazıklar olsun! Başındaki koskoca

Kavuktan utan!

(Diye, üstüne varınca),

Molla, sakin, çıkarıp uzatmış kavuğunu:

– Al, başına giyde

Sen oku bakalım, marifet kavukta ise!

BANA GÖRÜNME DE

Hoca gel! Hoca git! Hoca gerdeğe gir!

Bari taze ve yüzüne bakılır olsaydı gelin!

Nerdee!

Dostları Hoca’yı önce gerdeğe itmiş

Sonra da teselli etmiş:

Kimi (gerçekçi): – Hoca be!

Oldu bir iş!

Değdi bir kere eline elin.

Kimi (kaderci): – Kulun nasibini Allah anlına yazar

Ve de başa gelen çekilir.

Hem sonra, sen de bilirsin ki, nikahta keramet var!

Hoca’ysa, içi yanık, ağzını bozar:

– Allahınızdan bulun, başka ne diyeyim!

Bu çehre züğürdü, bu kırklık kızoğlankız’dan

Ömür boyu çekeceğim var!

Ve gelin hanım, ertesi gün,

Kırıtarak Hoca’ya sorar:

– Efendi! Erkek arkadaşlarınızdan

Hangisine görüneyim, hangisine görünmeyeyim?

– Şunun sorduğu şeye bak!

Bana görünme de , kime görünürsen görün!

BİZİM EVE DE UĞRARDI

Hoca’nın karısının mahallede,

Sürtüğe çıkmış adı.

(Hanım hanımcık oturmak varken evde,

Fellikfellik dolaşacak ne vardı? )

– Adamcağıza, Allah sabır versin!

Dediler ,

Dediler ve yetiştirmekte de gecikmediler :

– Yahu Hoca! Senin hatun var ya, her gün,

Ama her gün, bu kapı senin, bu kapı benim…

Dedikodusu, konu komşudan vazgeçtik, bütün

Mahalleyi sardı!

Bilmem ki ne dersin?

Hoca biraz alaylı: – Yeğenim!

Doğru değil! Doğru olsaydı, der,

Bir kere de bizim eve uğrardı.

EVLERE ŞENLİK

Eve biraz keyifsiz dönmüştü Hoca.

Dökülüyordu yorgunluktan .

Ortalığın, pisliğine, çarpıldı önce,

Karısının ( evlere şenlik) suratını da görünce ,

Dayanamadı: – Hayrola, gülmez sultan?

Yine suratından düşen bin parça!

Zaten adama rahatlık batar!

– Allah Allah! Elbette bir sebebi var!

Ölü evinden az önce geldim.

Gidivermiş taze gelin doğum yaparken!

Yoksa, durduk yerde surat asan kim?

Hoca’nın birden kafası atar: – Be kadın, ben

Senin düğün evinden

Geldiğini de bilirim!

AHMAK DEDİYSEK

– Gerçi biraz var

Ama olsun!

Başka şeye benzemez ki un!

Diyerek değirmene buğday götürür .

Beklerken beklerken şeytana uyar ,

Bir yolunu bularak,

(Sıradaki buğday çuvallarından birer avuç alarak)

Başlar kendi çuvalına doldurmaya..

Ama, değirmenci de hödük değil ya!

Olanları görür .

Görünce de Hoca’nın üstüne yürür:

– Kolay gelsin ahbap! Ne yapıyorsun?

Paranla al, alacaksan!

Kekeler , tekler artık Hoca,

(Ne yapsın suçüstü yakalanınca? )

– Şey, hani.. doğuştan aptalım da!

Senin anlayacağın yani, ne yaptığını bilmeyen

Ahmağın tekiyim ben!

– Değişir mi yani ahmaksan?

Yahu hırsızlık bu şaka değil!

Hem ahmak olan insan,

Kendi çuvalından alıp başkasının çuvalına koyar!

Deyince, alınır Hoca Efendi:

– Ahmak dediysek, o kadar da değil!

KENDİ KENDİNİ DAVET

Kapı karşısı komşusunda akşama ziyafet var .

– Her halde unutmaz çağırırlar!

Eşek değil ya bu adamlar!

Diyerek davet beklemiş bütün gün Hoca.

Ama gelen giden olmaymca,

Başının çaresine bakmaya karar vererek

Ve bir zarfa, boş bir kağıt yerleştirerek

(Zarfın üzerinde de adres filan yok)

Ziyafet evine damlar .

Kapıyı açan evin oğluna:

– Babana haber veriver .

Ona,

Çok, ama çok

Acele bir mektup getirdim, der .

Ev sahibi, apar topar aşağıya iner:

– Aman Hocam! Niye zahmet ettiniz, böyle geç vakit;

Üzüldüm doğrusu bu işe ben!

(Sonra oğluna dönerek):

-Bir de durmuş bakıyor! Oğlum koş!

Önden git!

Sofraya buyur edilsin Hoca Efendi hemen!

Hoca Efendi, ”buyrun, buyrun!” diye eteklenerek

Baş köşeye oturtulur .

Ev sahibi, bir ara, vakit bulur,

Elindeki zarfa göz atacak olur :

– Yahu Hocam! Bir yanlışlık olsa gerek!

Hani adresim, soyadım, adım?

Deyince , avurdu dolu Hoca gülerek:

– Merak etme komşum! Onun içi de boş!

Aceleye geldi, yazamadım!

ELİN AĞZI TORBA DEĞİL Kİ BÜZESİN

Bir gün, erkenden oğlu ile pazara inmiş.

Oğlu önde, eşekte; Hoca, arkada yayan.

Yaklaşan biri:

– Hey gidi zamane gençleri!

Gel de bu saygısızlığa dayan!

Şuna bak! Kendisi eşeğe binmiş,

Babası taban tepiyor , der .

Bu söz oğlanın ağırına gider ,

İnerek babasını bindirir eşeğe .

Bu kez bir başkası: – İnsafsızm teki şu Nasreddin!

Kendisi eşeğe binmiş ya! Şuncağız yürüyormuş kime ne!

Hoca bozulur ve :

– Bin oğlum sen de bin,

Diyerek oğlunu da alır eşeğin terkisine .

Pınarı geçerken biri seslenir:

– İnsaf yahu! Buna resmen hainlik denir!

Nasıl taşır iki kişiyi bu sıska hayvan?

Hoca düşünür, başmı kaşır:

– Adam haklı, der .

Ve baba-oğul eşekten inerler .

Artık eşek önde bomboş ,

Onlar arkada yayan . . .

Derken bir kahkaha duyarlar: – İşte bu çok hoş!

Gören ağzını bırakır da şeyiyle güler!

Bozoğlan oynaya zıplaya giderken önde ,

Bunlar, iki garip kan ter içinde!

Şaşırmış, yorulmuş ve de bunalmış artık,

Ne yapsın Hoca, ne desin?

– Bak oğlum! Baba öğüdü sana!

Eşeğe bin! Eşekten in! Tekrar bin!

Gördün işte! Binemedik gitti Bozoğlan ‘ a!

Kimselere de yaranamadık!

Aşk olsun zaten halkın dilinden kurtulana!

Aldırmayacaksın, kim ne derse desin,

Elin ağzı torba değil ki büzesin!

FARSÇA

Bir Farsça yazmadır, okumadır, gidiyor.

Bilen, bilmeyenle alay ediyor .

Ozan, Türkçe dururken, Farsça yazıyor şiirini.

Bir gün bir toplantıda, Hoca:

– İstediğin Farsça şiir değil mi?

Ölçüsü ve uyağı yerli yerinde

Bir şiir de ben yazdım, diyor .

Ve okuyor:

”Mor menekşe boynun eğmiş uyurest

Kafir soğan kat kat urba giyerest”

Hem şaşınyor , hem de bozuluyor millet .

Biri: – Hocam! Doğru dürüst oku şunu

Bal gibi Türkçe bu!

Ama, direniyor Hoca: – Kim demiş onu?

Farsça ve her şeyi de yerli yerinde!

– Hadi oradan be!

Değişiklik olsa olsa sesinde .

Bunun Farsça neresinde?

– Neresinde olacak aslanım? (Est)’lerinde!

SUYUNUN SUYU

Gönlünden kopar , bir tavşan getirir ,

Köylünün biri Hoca ‘ya.

İkramda bulunur Hoca da,

Elinden geldiği kadar .

Yedirir , içirir adamı , köyüne uğurlar .

Hafta geçmeden aradan

Köylü yine çıkar gelir .

Önce tanıyamaz Hoca.

– Aman Hocam! Hani tavşan getirmiştim ya!

Ne yapsın? Güler yüz gösterir ,

Çerez, çorba çıkarır sofraya.

Ama, laf dokundurmadan da yapamaz: – Buyur Ağa!

Halis tavşan suyundan!

(Her halde kös dinlemiş soyundan.)

Köylü bu siteme boş verir ,

Gece yatısına da kalır .

Üç gün sonra yine kapı çalınır .

Dört köylü daha:

– Tavşan getirenin komşusuyuz, diyerek,

Hocaya misafir olur .

Hoca gerçi biraz bozulur ,

Ama, yine de tek tek

Ağırlar , gönüllerini alır .

Aradan bir hafta geçer ,

Yine bir sürü insan!

– Hoca! Hani tavşan getiren var ya!

Komşusunun komşusuyuz işte biz onun!

Canı sıkılmıştır artık Hoca’nın.

Ama, belli etmez: – Hoş geldiniz, der .

Sofrayı kurar çabucak.

Ve bir tas sıcak su koyduktan sonra ortaya ünler :

– Buyrun ağalar!

Hayret içindedir gelenler .

Sorarlar Nasreddin ‘ e :

– Hocam! Bu ne ?

Hoca hiç istifini bozmadan:

– Ne olacak!

Suyunun suyu tavşanm!

UMUT ŞU TEPENİN ARDINDA

Kaçıncı kayboluşu bu karakaçanın,

Yine kaybolmuştu ve arıyordu,

Yine acısı içine çökmüştü Hoca’nm.

Ama, nedense bu sefer,

Hem arıyor, hem de türkü çağırıyordu.

– Deli mi oldun sen yahu?

Özel bir işaret mi yoksa bu?

Bir çeşit keramet, değişik bir sır mı?

Türkü çağıra çağıra böyle

Hiç eşek aranır mı?

– Bir şu dağın ardı kaldı!

Yitirmedim daha umudumu.

Orada da bulamazsam

Tamam

Gayri sen bendeki feryadı seyreyle!